Çalışma hayatına adım atarken hep 33 yaşında “emekli olmayı” düşlerdim. Çalıştığım bankada bir yıl içinde “Ekonomik Araştırmalar Müdürü” ünvanını kazanmama rağmen mutsuzdum. Haydi daha cesur olayım, kendimi satmakta olduğum duygusuyla yaşıyordum. Yıllar sonra Thoreau ve Benjamin gibi yazarları tanıyınca, bu tuhaf duygu
ve düşüncelerin bana özgü olmadığını anladım. Kapitalizm, ürünlerden önce insanı metalaştırmıştı. Ve bu gerçeklik hassas ruhlara ağır geliyordu. Meselenin kökünde zenginlik/ yoksulluk paradoksu yatıyordu. Çin bilgesi Lao Tzu “yeteri kadarına” sahip olduğunu bilenler zengindir derken; Amerikan bilgesi Henry Thoreau kapitalist çağın eşiğinde çağdaşlarına “yeteri kadarına” sahip olduklarını ama bunu bilmedikleri için kendilerini yoksul hissettiklerini söylüyordu. Her zaman daha fazla lüks arayışında olup, daha azıyla yetinip memnun olamayanların “ekonomi” kavramını idrak edemediklerine ve “bir şeyin bedelinin onunla takas edilmesi gereken yaşam miktarı” olduğunu anlamadıklarına dikkat çekiyordu.1 İşte sıkıntımın k…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol