Hüznün, tıbbın hükümranlık alanına sokulması, özellikle antidepresan ilaçlar geliştirildikten sonra yaygın olarak karşılaştığımız bir durum. Psikiyatri bilimi adeta hayattan tüm ızdırabı, hüznü, kederi kovmak istermişçesine duygu dünyamızın fragmanlarını hastalık hanesine yazıyor, klinik depresyon düzeyine erişmeyen mutsuzluk duygularının minör (küçük) depresyon vb. isimlerle
etiketlendirilmesi oldukça yaygın. Oysa hüzün insan hayatının olmazsa olmaz bir parçası. Kadim dini geleneklerde hüzne olumlu bir anlam atfedilmesi, onun insanı zenginleştiren bir tecrübe olarak sayılması, modern zamanlarla birlikte terk ediliyor. Modern zamanlar hayatımızdan hüznü, acıyı ve ağrıyı uzaklaştırmak istiyor. Depresyon bugün o kadar yaygın bir rahatsızlık ki, onun için “psikiyatrinin nezlesi” deniliyor; oldukça öldürücü bir türü elbette. Çağd aş Batı toplumları ve nihayet küreselleşmiş dünyada onları müteakiben Doğu toplumları da birer antidepresan toplumuna dönüşüyor. Bu konuda yapılan son çalışmalardan biri de Johann Hari’nin geçen aylarda Metis Yayınları’ndan çıkan Kaybolan Bağlar kitabı. Bir gaz…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol