Dünya, Yugoslavya’nın dağılması sonrasında yaşanacakları çok erken bir dönemde izlemeye başlamıştı bile. Yani 1992’de Bosna'da, akabinde de 1998- 1999'da Kosova’da yaşanan ve temeli Sırp milliyetçiliğinin tarihselci köklerine bağlı hamaset ve intikam dolu aşırılığıyla beslenen soykırımlar, iyi bir sosyolog, siyaset bilimci ve tarihçi
için şaşırtıcı değildi. Lakin milliyetçiliğin kendi içerisindeki tür ve kaynak farklılığına bağlı özellikleri onu basit tanımlamalardan hep uzak tuttu. Yani ontolojik kökleri yok sayılarak milliyetçi aşırılıklar –ya da aşırı milliyetçilik‒ ile ideolojik milliyetçilik düşüncesini varoluşsal bir sonuç olarak milliyetçilikle bir tutan topyeküncü bir çıkarım kabul edilemezdi. Zira modern dünya II. Dünya Savaşı bittiğinde milliyetçilik yerine daha bölgesel, politik ve çıkar odaklı bir konjonktürü kabullendi. Doğu ve Batı blokunun başını çeken büyük devletlerin aksine, belirlenen sınırlar içerisinde, ezilen çimler misali kalan ikinci kuşak saldırgan milliyetçi devletler, giderek büyüyen bir ulusçu kaosu da canlı tutt…
Tam metin abonelikle açılır
Yazının devamını okumak için abone olun.
Abone ol